SEN



Ne zaman sokağa çıkmaya kalksam, ayakkabım oluyordun ayağıma giydiğim ve kan revan içinde kalıyordu topuklarım. Zalim, arkadan vuruyordun yine. Güneşli bir yaz gününde, koyu bir ayaz olup düşüyordun yüreğime, üşüyordum.Dişlerim kırılırcasına çarpıyordu birbirine, sensizlik denen sessizlikte. Keskin bir rüzgâr olup, yalayıp geçerken yüzümü, zemheri vurgunundan beter, yağıyordun şakaklarımın üzerine. İlkbaharımın kışı oluyordun aniden. Kapatıyordun kapıları üzerime, dışarıda kalıyordum, sürgün sevdaların kervan sesleriyle birlikte. 

Tüm sevmeler, tek tek intihar ediyordu içimde. 
Sahipsiz tabutlar ağırlıyordum gözlerimde. Usulca kaldırıyordum duvağını akşamın. Alev alev yanarken ellerim, parmak uçlarım tutuşuyordu bakışlarının ahenginde. Kirpiklerimde düğümlüyordum uykunun en kesifini, haram ediyordum şafağı yastığa. 

Sensiz geçen gecelerde mehtap, yaslayıp da başını gecenin göğsüne, öylesine yalnız ve öylesine kimsesiz, sessizce döküyordu gözyaşlarını yıldız yıldız. Sahte ışıklarla aydınlanıyordu, kederlere bürünmüş gökyüzü. Bulutlar isyan makamında eşlik ederken bu hazin inleyişe, karalar bağlıyordu toprak. Bağrına düşen yağmurların her biri kırbaç niteliğinde. 

Hangi nazar muskasının ayetinde gizliydin de, okunamayan ayetlere döndürdün gönlümün mabedini. 
Dimağımda çoğul bir yalnızlık, öldüremediğim. Dilimin ucunda destursuz küfürler raksediyordu delice, sen bilmiyordun. 

Canını yakmak istercesine kaşıyordum yaralarımı ve tırnaklarımdan sızıyordu kabuk parçaları. Tek tek boğazıma düğümleniyordu yasak sorularım, yutkunamıyordum. Bakışı olmayan gözlerin tutsaklığında, yürek sızım oluyordun. Don vuruyordu taze sürgünlerimi ve sen kahkahalarla gülüyordun acımadan. 
Hiçbir şey umurunda değildi biliyordum. Ne kalmıştı geride, elini dokundurup da dallarını kırıp, yapraklarını dökmediğin?

Gözyaşı nehirlerimde gezdiriyordun kağıttan gemileri ve içine dolduruyordun korkakça söylenmiş cümleleri. 
En küçük dalgada alabora oluyordu herşey, eyvah nidaları eşliğinde. Rotasız, dümensiz ve kaptansız hangi şilebin sağ salim karaya çıktığı görülmüş ki? 
Merhem niyatine seni sürüyordum yaralarıma, tuz basılmışcasına sızlıyordu yüreğim. 

Hayyam akşamların Ömeri satırlarına ekliyordum yokluğunu, oysa sen aldırmıyordun bile!!!

Söyle, sesinin hicranında öldüğüm, söyle! 
Nasıl bu kadar kolay vazgeçebildin benden de rehin bıraktın sensizliği kalbimin bozuk ritmlerine. 

Tebessümlerim, dudaklarımın kıvrımlarında donuyordu. Esir kalıyordum düş vurgunu ülkelerde. Adı olmayan mezar taşı kadar belirginleşiyordu kimsesizliğim. Oysa sesini duyduğumda, tan yeri ağarıyor, aydınlanıyordu dünyam da sen görmüyordun, ben anlatamıyordum. Öylesine bir kopukluk içinde, geçip gidiyordu zaman ve heder oluyordu ömür denen mekân. Her gidişin, hançer olup vuruyor, oyuk oyuk deşiliyordu yüreğim. 

Hangi gidişin vedası, hangi yok oluşun elvedası, hangi nefretin son noktasıydım da, beni bilinmezliklere saldın hiç düşünmeden. Hangi sus’un durağında inmişti duyguların da, bir türlü söyleyemedin, "seni istiyorum", diye. 

Taşıyamadığı her ne varsa aklımın nakliyesinin, sensizliğe yükledim bir ikindi vakti. 
Yak sigaranı! Kibritin alevinde yanan ben olayım bu gece. 

Eylül GÖKDEMİR/Asimaral...

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !